BIGtheme.net http://bigtheme.net/ecommerce/opencart OpenCart Templates
Anasayfa / HABERLER / GÜNCEL / Kamusal Sosyal Güvenlik Sistemi Mücadelemiz Sürecek!

Kamusal Sosyal Güvenlik Sistemi Mücadelemiz Sürecek!

Bu yıl 9’uncusu düzenlenen Sosyal Güvenlik Yüksek Danışma Kurulu toplantısı 29 Mart Salı günü Sosyal Güvenlik Kurumu Erdoğan Özen Konferans Salonu’nda 10 uncu Yılında Sosyal Güvenlik Kurumu’nun Değerlendirilmesi  başlığıyla gerçekleşti.

Toplantıya Konfederasyonumuz adına Mali Sekterimiz Ramazan Gürbüz katıldı. Gürbüz, işçilerin, kamu emekçilerinin çalışma, yaşam koşullarını ve geleceğini olumsuz etkileyecek her adımın,  “reform” adı altında haklarımızı tasfiye etmek amacıyla gündeme getirildiği belirterek emekçiler açısından sosyal güvenlik sisteminin sorunlarını sıraladı ve çözüm önerilerimizi dile getirdi. Konuşmanın tamamı aşağıdadır.

KESK MALİ SEKRETERİMİZ RAMAZAN GÜRBÜZ’ÜN SGK YÜKSEK DANIŞMA KURULUNDA YAPTIĞI KONUŞMA

Bugün  “10 uncu Yılında Sosyal Güvenlik Kurumu’nun Değerlendirilmesi” gündemi ile toplanmış bulunuyoruz.  SGK’nın geçmiş on yılını değerlendirmek elbette ki Sosyal Güvenlik Sistemimizin geçmiş 10 yılının ve buna bağlı olarak, burada da sıkça ifade edilen  “reformların”,  “dönüşümün”  değerlendirilmesinden kopuk değildir.

Hepimiz biliyoruz ki  ‘reform’, ‘değişim’, ‘dönüşüm’ gibi kavramlar sihirli kavramlardır.  Ancak yine hepimiz biliriz ki önemli olan bu değişimin, dönüşümün yönüdür. Kimin faydasına, kimin zararına olduğudur. Burada da yaşananlara kimin gözüyle baktığınız belirleyicidir.

Eğer sosyal devlet olmanın temel gereği olan Sosyal güvenlik harcamalarını  “kara delik” olarak gören bir gözle bakarsanız;  Avrupa Birliği ülkelerinde sosyal güvenlik açıkları Gayri Safi Hâsılalarının ortalama %15’i iken, ülkemizde bu oranı %1’in altına düşürmekle övünürsünüz.

Eğer işsizliğin çığ gibi arttığı koşullarda “ne iş olursa yaparım” noktasına gelen milyonların çaresizce sarıldığı güvencesiz istihdam biçimlerindeki artışı göz ardı ederseniz; yaratılan istihdamın niteliğini görmeden gelirseniz, kayıt dışı istihdamı yüzde ellilerden yüzde otuz dörtlere düşürmekle de övünürsünüz.

Oysa emeğin, emekçilerin, çalışanların, emeklilerin gözünden baktığınızda bir bütün olarak çalışma hayatında yaşanan dönüşüm ve bunun bir parçası olarak sosyal güvenlik alanında yaşanan dönüşümün sonuçları yakıcıdır. Çünkü en başından beri iktidarların sosyal güvenlik sisteminin kaynaklarına müdahalesi, emekçi kesimlerden alınan vergilerle finanse edilen bu kaynakları yanlış kullanması bilerek görmezden gelinmiştir. İşgücüne katılım oranının düşük, kayıt dışı istihdamın, işsizliğin ve eksik istihdamın boyutlarının çok yüksek olduğu bir ülkede gerçekler ters yüz edilmiş, sosyal güvenlik sistemine ayrılan kaynaklar enflâsyonun, işsizliğin ve gelir eşitsizliğinin sebebi gibi gösterilmiştir.

Ardan geçen bunca yıl sonra sosyal güvenlik ve sağlık sistemlerinin krize girmesinin iddia edildiği gibi “yaş sınırları”dan, “prim gün sayısının düşük olması”ndan kaynaklanmadığı ortaya çıkmıştır. Gerçek ortadadır. Çalışma yaşamının esnekleştirilmesi,  çalışma ilişkilerinde kuralsızlığın egemen olması sosyal güvenlik sistemini çöküşe götüren yolu açmıştır. Sosyal devlet anlayışının adım adım terk edilip yeni liberal politikalara geçilmesi ile birlikte ‘kara delik’ olarak görülen sosyal güvenlik sisteminin finansmanında bütçeden ayrılan kaynakların asgariye çekilmesi, kayıtlı kesim üzerinden alınan primlerin temel alınması yoluna gidilmiştir. Ancak bu durumda toplanan primlerin giderleri karşılayamadığı bir tablo ortaya çıkmıştır.

Kayıt dışı istihdamın düşük ücretli güvencesiz istihdamla kapatılmaya çalışıldığı, eksik kazanç ya da ücret bildiriminin önüne geçilemediği, iş gücüne katılım oranın yeterince artırılmadığı, işverenlerin sigorta prim borçlarına sık sık af getirildiği koşullarda bu tablonun değişmesi mümkün değildir.

Mevcut sosyal güvenlik sistem işverenleri-sermayeyi prim indiriminden, işsizlik fonu desteğinden, vergi imtiyazlarından sonuna kadar yararlandıran bir sistemdir. Sistemin yükü ise  altını çizdiğimiz üzere düşük ücret-maaş politikası dayatılan emekçi sınıflara yıkılmaktadır. Oysa bütçenin omurgasını oluşturan vergilerin büyük bölümünü emekçi sınıflar ödemektedir. Vergi sistemi oturmuş ülkelerde çalışanların tükettiği her kalemden alınan dolaysız vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki payı otuzu geçmezken ülkemizde bu oran yüzde yetmişi aşmıştır.

İşçilerin, kamu emekçilerinin ücretlerinden maaşlarından artan oranlı gelir vergisi peşin peşin kesilirken, işverenlerin ödediği vergilerin başta kurumlar vergisinin düşürüldüğü, koca koca şirketlerin bir asgari ücretli kadar vergi ödemediği bir ülkede bütçeden sosyal güvenliğe ayrılan payın bir yük olarak görülmesi, “kara delik” olarak nitelendirilmesi en büyük adaletsizliktir.

Öte yandan bugün bütçeden sosyal güvenliğe ayrılan sınırlı kaynağın amacına uygun olarak yurttaşların ihtiyaçları için kullanıldığını söylemek de mümkün değildir. Çünkü Türkiye’de baştan aşağıya yeniden yapılandırılan sosyal güvenlik kurumlarının vermesi gereken hizmetler, özel sigorta şirketlerine yönlendirilmiştir. Devletin bu alandan yavaş yavaş çekilmesiyle sosyal güvenlik adım adım “piyasaya” terk edilmektedir. Kamu emeklilik sisteminin işlevsizleştirilmesi ile yeni özel emeklilik sistemlerinin kurulması, kamusal emeklilik fonlarının bireysel emeklilik şirketleri aracılığıyla mali piyasalara devredilmesi sürdürülmektedir.

Sosyal Güvenlik ve sağlıkla ilgili değişikliklerin tartışılmaya başlandığı ilk günden bu yana Bireysel Emeklilik Sisteminde muazzam bir büyüme yaşanmaktadır. 2006 yılında katılımcı sayısı 1 milyon olan Bireysel Emeklilik Sistemi (BES) 2012’de 3 milyona ulaşmıştır. Devlet katkısı uygulamasının başladığı 2013 yılından itibaren sistemin katılımcı sayısı bugün 5,8 milyona, fon büyüklüğü ise devlet katkısı dahil 47 milyar TL’ye ulaşmıştır. 11 şirketle başlayan sistem bugün 19 şirkete ulaşmış,  sistem kurulduğunda yabancı sermayenin toplam sermaye içindeki oranı yüzde 15 iken bugün yüzde 70’lerin üzerine çıkmıştır. Bu rakamlar ülkemizde 2008 reformunun reçetesini yazan Dünya Bankası’nın sosyal güvenlik hakkını küresel sermayeye teslim etme hedefinde alınan yolu göstermesi açısından çarpıcıdır. Bir emeklilik sistemi değil, “tasarruf” sistemi olmasına ve söz konusu tasarrufun birikiminden yararlanmayı ağır şartlara bağlamasına rağmen 64. Hükümet programında Bireysel Emeklilik Sistemine otomatik katılım pilot çalışması yapılacağına yer verilmiştir.

Bugün Sosyal Güvenliğin kapsamının genişlediği iddia edilmektedir. SGK istatistiklerine göre 78 Milyonluk nüfusun Gelir testi yaptıranlar dahil yaklaşık 74 Milyonu Sosyal Güvenlik kapsamındadır. Peki, bu 74 milyonun tamamının sağlık hizmetinden eşit ölçüde faydalandığı söylenebilir mi?  1 Ocak 2012’de başlanan zorunlu GSS uygulaması ile işsiz, yardıma muhtaç ve öğrencilerden oluşan 7 milyon kişiye borç çıkarılan bir ülkede bu mümkün müdür?

Gelir testlerinin bir fakirlik yarışı haline getirildiği,   geliri asgari ücretin 1/3 nin altında olduğu için GSS primi devlet tarafından ödenen 8 milyon 267 bin kişinin olduğu bir ülkede bu mümkün müdür? Neredeyse her evde bir işsizin, işten atılanın, okulu bitenin olduğu ülkemizde zorunlu GSS ile halkın sırtına ilave bir sağlık vergisi yüklenmiştir. Bugünün rakamları ile asgari 65,88 TL ödemek zorunda bırakılan bu en yoksul, en sağlıksız koşullarda yaşayan kesimler elektrik, su faturası öder gibi prim ödemeye zorlanmaktadır. Gerçek bir sosyal güvenlik sisteminde mükellef olmamaları gereken bir borç yüklenen milyonlarca yurttaştan gecikme cezasının ve faizlerin silinmesi ile yetinmeleri beklenmektedir.

Yapılandırma yapılsa dahi vatandaşın peşin olarak bu borcu ödeyemeyeceği, faiziyle 18 taksit imkanından yararlansa 2 ayını ödemediğinde yine yapılandırmanın bozulacağı göz önüne alındığında bunun bir af olduğunu söylemek mümkün müdür? Sistem iddia edildiği gibi herkesi değil, parası olanı kapsam altına almış, parası olmayanı borçlandırmıştır.  Zorunlu GSS sisteminin prim borçları nedeniyle artık yürümediği görülmelidir.

Nitekim 2013 SGK Sayıştay Raporunda “gecikme faizi hariç 8,5 Milyar civarında GSS Prim borcunun tahakkuk ettirildiği, üstelik 1 Milyon 240 bin kişiye çalıştığı halde tahakkuk yapıldığı, tahakkuk edilen tutarların % 96,6 sının tahsil edilemediği, GSS tescili yapılan kişilerin % 98.8 nin kuruma borçlu olduğu ve kurumun bu borçların tahsili için yasal takibat yapmadığı, henüz ikinci yılında olan uygulamanın sürdürülebilirliğinin risk altında olduğu” belirtilmiştir.

Tüm yaşanan bu sorunlara rağmen hükümet yetkilileri tozpembe bir tablo çiziyor, her türlü kolaylık sağlanan işverenlerin temsilcileri ise hala ‘işgücü piyasasının katılığından, kıdem tazminatlarının yük olduğundan dem vuruyor. İnsan bazen aynı ülkede mi yaşıyoruz diye düşünmeden edemiyor.

Bilindiği gibi 16 Mayıs 2006 Tarihinde kabul edilen 5502 Sayılı Sosyal Güvenlik Kurumu Kanunu ile Sosyal Sigortalar Kurumu, Bağ-Kur ve Emekli Sandığı birleştirilmiştir. Bu birleştirme ile birlikte bugün Yüksek Danışma Kurulu toplantısı vesilesiyle çatısı altında bulunduğumuz Sosyal Güvenlik Kurumu oluşturulmuştur. Ancak aradan geçen on yıla rağmen mevzuatta ne de işleyişte yeterince birlikteliğin sağlandığını söylemek ne yazık ki mümkün değildir. Sosyal güvenlik alanında o kadar çok değişiklik yapılmıştır ki,  bu değişiklikler sonucunda ortaya çıkan bu tablo kaçınılmaz olarak SGK personelinin çalışma şartlarına da yansımaktadır.

Sayıştay raporları bugün yaklaşık 28 bin olan SGK’daki istihdamın en az iki katına çıkarılması gerektiğini ortaya koymaktadır. Bu durum yıllardır devam etmesine rağmen az personelle çok iş yapma mantığından ısrarla vazgeçilmemektedir. Üç Kurumun birleşmesi sonrası yaşanan personel hak kayıpları ile diğer kurumlardan düşük bir gelir grubuna giren SGK emekçileri sürekli başka kurumlara geçmek istemektedir.

Eksilen personelin yerine yeni personel alınmaması iş yükünü sürekli artırmakta, vasıfsız personel tarafından yürütülen asli kamu hizmeti kurumun verdiği hizmetin de aksamasını beraberinde getirmektedir.  Kurum başkanlığı merkezlerde yaşanan iş yoğunluğu ve vatandaşların hizmete daha kolay ulaşabilmelerini sağlama gerekçesi ile yeni merkezler açmıştır. Fakat yeni açılan bu merkezlere yeni personel alma yerine mevcut çalışanlar bir merkezden diğerine tayin edilmekte ya da geçici olarak görevlendirilmektedir. Dolayısıyla bu durum yeni sorunları da beraberinde getirmektedir.

KESK olarak sosyal güvenlik ile ilgili temel talepleri şu şekildedir;

·             Kamusal bir sağlık ve sosyal güvenlik sistemi kurulmalıdır. Bunun için SSGSS yasası iptal edilmeli, uygulamaları derhal durdurulmalıdır.

·             SSGSS yasası yerine sosyal, dayanışma esaslı bir sosyal güvenlik yasası çıkarılmalı, emeklilik yaşı, prim gün sayısı azaltılmalıdır.

·             Sosyal güvenlik kurumlarının finansman açıklarının bedeli yoksul halk kesimlerine ödettirilmemelidir. Burada yapılması gereken yeterince vergilendirilmeyen sermayenin vergilendirilmesi, işsiz ve yoksul kalanlara yurttaşlık gelirinin sağlanmasıdır.

·             İşsizler ve yoksullar başta olmak üzere temel insani gereksinimler ücretsiz karşılanmalı, sağlığı etkileyen tüm toplumsal koşullar iyileştirilmeli; beslenme, barınma, hijyenik su, eğitim, sağlık… vb. haklar ücretsiz sağlanmalıdır.

·             Kayıt dışı çalışma mutlaka engellenmeli, çalışanlar yığını derhal sağlık ve sosyal güvenlik kapsamına alınmalıdır.

·             Genel Sağlık Sigortası yerine sağlık hizmetleri vergilerden finanse edilmeli, kamudan özele kaynak aktarımı durdurulmalıdır.

·             Özel sektör teşvikleri durdurulmalı, kamusal kaynaklar sağlık alanındaki kamusal yatırımlara yönlendirilmeli ve kamulaştırma esas alınmalıdır.

·             Aile hekimliği uygulamalarından vazgeçilmeli, yerine koruyucu sağlık hizmetlerini önceleyen kent örgütlenmesi güçlendirilmiş birinci basamak yaratılmalı, hizmetin hiçbir aşamasında ücret talep edilmemelidir.

·             Aşı ve ilaçta küresel tekellere bağımlılık azaltılmalı, toplumsal ihtiyaçlara uygun, bilimsel yatırımlar yapılmalıdır.

·             Sağlık ve sosyal hizmet emekçilerinin parçalı, esnek, güvencesiz, kadrosuz, farklı statülerde istihdamına son verilmeli, kadrolu güvenceli çalışma sağlanmalıdır.

·             Ücret adaletsizliği giderilmeli, ek ödemeler temel ücrete yansıtılmalıdır.

Print Friendly, PDF & Email


İLİŞKİLİ YAZILAR

Sivas Katliamını Unutmadık, Unutmayacağız! Katliamların Hesabını Barışın, Kardeşliğin, Emeğin Ülkesini Kurarak Soracağız!

2 Temmuz 1993’te yaşanan Sivas Katliamı’nın üzerinden 27 yıl geçti. Yirmi yedi yıl önce Madımak ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

two + 2 =

Örnek Resim